Diğer Gezegenlerde Yaşam Olasılığı Var Mıdır?

2
83
Diğer Gezegenlerde Yaşam Olasılığı Var Mıdır m-31 andromeda
M-31 Andromeda takımyıldızında bulunan bir galaksidir. Bu galaksi bizim galaksimize en yakın galaksidir ve birçok yönden galaksimize benzer.’ Dark rift’ madde yıldızları oluşturduğu düşünülen devasa bir kozmik toz bulutudur. Her galakside yaşamın olabileceği yaklaşık 100 milyon gezegen bulunmakta.

Diğer gezegenlerde yaşam var mıdır? Dünyada olduğunu bildiğimiz gibi diğer gezegenler de yaşamı kimyasal olarak destekliyorsa, bunun hayatın kökeni ile nasıl bir ilişkisi var?

Bilim insanları, uzun zamandır hayatın en ilkel formunun, gezegenlerin oluşmasından sonra ikinci bir aşama olduğu teorisi üzerinde kafa yoruyorlar. Bu henüz bir teori olmasına rağmen gezegenlerin kökenleri, üzerine yeni fikirler ve kimyadaki yeni buluşlar bunu destekliyor.

Örneğin Dünya’dan 40 milyon mil uzaklıkta olan Mars, Dünya’dan daha soğuk, atmosferinde oksijen bulunmayan ve yüzeyinde çok az su bulunan bir gezegen. Mars’a gönderilen bir kişi nefes almayıp ölecektir. Aynı zamanda tanıdık diğer canlı formlar da yok olacaktır.

Ama yarım yüzyıla yakın bir süredir astronomlar, gezegende çok küçük mevsim değişiklikleri gözlemliyorlar ve bu değişimler suyun var olmasıyla aynı zamana denk düşüyor.

Bunlar, Mars’ın kötü koşullarına göre ortaya çıkabilecek bir yaşam için kanıt olarak yorumlanıyor. Eğer rapor edilen renk değişimleri doğruysa bunun daha mantıklı bir açıklaması olmayacaktır.

Dahası W. M. Sinton’ın gözlemleri, Mars’ın yüzeyinde karbon ve hidrojen bağından meydana gelen moleküller olabileceğini ileri sürüyor.

Karbon ve hidrojen yeryüzünde yaşayan canlı organizmalar için en elzem elementlerdir ve bunlar arasında oluşan bağ proteinlerin yapısı, nükleik asitler ve diğer biyolojik yapı taşları için çok gereklidir.

Peki, öyleyse kimyasal oluşumu benzer ve aynı türden bir yaşamın aynı güneş sisteminde ortaya çıkması mümkün mü?

Diğer Gezegenlerde Yaşam, Kozmik Evrim

Bazı detaylar teorik olsa da, genel olarak kozmik evrimin yapısı oldukça iyi kurulmuştur.

Kozmik oluşum, bugün yıldızlar arasında da olduğu gibi devasa bir kozmik toz bulutuyla başlar. Böyle bir bulut esasen hidrojen ve helyumdan oluşan ve içerisinde çok az miktarda ağır elementler bulunduran “kozmik” bir element bolluğundan oluşur.

Zaman zaman madde etraftaki bölgelerden daha yoğun olacaktır. Daha dağınık ya da yayılmış bölgeler yer çekimsel olarak, yoğun bölgeler tarafından daha çok çekilecektir ve böylece ebat ve kütlece büyüyecektir. Eğer madde yoğunlaşan merkez çekirdeğe doğru akarsa, açısal momentum korunumu bütün tabakanın, çekirdeğin ve akan maddenin daha da hızla dönmesine yol açacaktır.

Ek olarak, çok miktarda madde çekirdeğe çarpmaya devam ettikçe sıcaklık sürekli artacaktır. Belki yüz milyon yıl sonra, bulutun merkezindeki sıcaklık 15 milyon dereceye kadar artmış olacaktır.

Bu termonükleer bir reaksiyon için ateşleme sıcaklığıdır (Hidrojen bombasındaki hidrojenin helyuma dönüşmesindeki gibi).

Bu sırada bulutun çekirdeği çevresine ısı ve ışık veren bir yıldız haline gelecektir. Dönüş yeterince hızlıysa oluşan bu yıldız bazı belli koşullar altında ikili ya da çoklu yıldız sistemi oluşturan daha küçük parçalara ayrılacak.

Yıldız oluşurken hala onu saran ve onunla birlikte dönen büyük bir toz bulutu olacaktır çevresinde. “Solar nebula” denen bu toz bulutunda yıldız oluşumdaki gibi yoğun tabakalar çevredeki madde tarafından çekilir.

Yine de bu tabakalardan oluşan ön gezegenin ısısı bir daha ateşleme seviyesine kadar yükselmeyecek ve böylece yıldızlar değil gezegenler oluşacaktır.

Belki de bu; diğer gezegenlerde yaşam olasılığı olacaktır.

Yerkes Gözlemevi’nde bir astronomi profesörü olan Gerard P. Kuiper, son yıllarda gezegenlerin bu yolla nasıl oluştuğunu açıklıyor. Oluşumu devam eden gezegenlerde daha ağır elementler, yeni gezegenin etrafını saran atmosferin temel bileşeni olan bol miktardaki hidrojen ve helyumdan ayrılarak çekirdeğe akacaktır. Yeni oluşan yıldız ışık vermeye başladığında, bu atmosferi yok etmeye eğilimli olacaktır.

Ama yine de, oluşmakta olan bu gezegen çok ağırsa ve güneşten uzaksa, gezegenin gaz moleküllerini yer çekimsel olarak çekme gücü, radyasyon basıncının onu yok etme gücünden daha ağır basacaktır ve bu ön gezegen atmosferi tutmaya devam edecektir. Bu atmosfer gazdan oluşabilir ya da tortul şeklinde olabilir. Örneğin Dünya’nın şu anki atmosferi gazdan meydana gelir ama Jüpiter’inki tortudur; yani kalıntılardan oluşur.

Bu şekilde,  bir kimse güneş sistemimizdeki gezegenlerin atmosferlerini genel olarak anlayabilir.

Gezegenlerin Atmosferleri

  • Merkür: Ağır değil, Güneş’e yakın, belli belirsiz bir atmosferi var.
  • Venüs:  Merkür’den daha ağır, Güneş’ten uzak, sadece ağır olan karbondioksit gazını içerir.
  • Dünya: Nitrojen, oksijen ve su buharı gibi hafif gazları içerir fakat helyum ve hidrojeni hemen hemen kaybetmiştir.
  • Mars: Güneş’ten daha uzak olmasına rağmen, Dünya’dan ve Venüs’ten daha daha hafiftir ve sadece daha ağır bir gaz olan karbondioksit içerir.
  • Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün:  Güneş’ten daha uzak daha ağırlar, diğer gezegenler hidrojen ve helyumu büyük oranda kaybetmiş olmalarına rağmen bu gezegenler daha fazla helyum ve hidrojen içerirler.

Ayrıca Venüs ve Uranüs, diğer gezegenlerden farklı yönde yönder.

Tavsiye Yazı: Venüs ve Uranüs Neden Güneş Etrafında Ters Döner.

Bizim güneş sistemimizle ilgili diğer kozmogoniler için ölüm çanı niteliğinde olan bir gerçek, solar sistemin yüzde 99’luk bir kısmı Güneş’te olmasına rağmen sistemin açısal momentumunun yüzde 98’den fazlası gezegenlerdedir.

Gezegenlerin Kökenleri

Döngüsel eylemsizlik Güneş’ten gezegenlere transfer edilmiş gibidir. H. Alfven iyonize olmuş solar nebula ile güneşin manyetik alanının etkileşim içinde olmasından dolayı, bunu güneşin dönüşünde bir manyetik frenleme olarak açıklamıştır. Buna dayanarak, gezegenler sisteminin oluşturduğu solar nebulanın varlığı merkezi yıldızın daha da yavaş dönmesine neden olacaktır.

Böylece gezegenlerin kökenleri merkezi yıldızın sıcaklığına bağlı olmalıdır. Eğer çok soğuksa, oluşmakta olan gezegenlerin atmosferi uçup gitmeyecek, Jüpiter’e benzer gezegenlerin oluşumundaki gibi olacak, belki daha büyük ve daha ağır olacaktır. Diğer yandan eğer yıldız daha sıcaksa, radyasyon basıncı hemen solar, nebulayı dağıtacak ve geride belki küçük atmosfersiz gezegenler veya milyonlarca küçük asteroidden oluşan bir sistem kalacaktır. Gezegenlerin oluşumu için bu iki ekstrem durumun arasında bir sıcaklığa gereksinim vardır.

Bu, sıcak yıldızların gezegenlerinin olmadığına inanmak için diğer bir nedendir. Eğer gezegen sistemlerinin oluşması ve yıldızların dönüşünün yavaşlaması solar nebulaların/bulutsuların varlığından ileri geliyorsa kendi etrafındaki bulutsuları yok eden sıcak yıldızların daha hızlı dönmek için gezegenler meydana getirmeyeceğini umabiliriz. Gözlemlenen şey tam olarak bu.  Yıldız ne kadar sıcaksa, dönüş hızı o kadar fazla oluyor. Sanıldığının aksine daha soğuk olan yıldızlar daha yavaş dönüyor.

7,000 derece civarındaki bir sıcaklıkta, ortalama dönüş hızında ani bir yavaşlama olur ve belki bu sıcaklığın altındaki bir sıcaklıkta bütün yıldızlar gezegenleri meydana getirmek için yeterli miktarda bulutsuyu tutabilirler (bulutsuları ikili veya çoklu güneş sistemi meydana getirmek için kullanmadıkları sürece).

Tavsiye Yazı: 2020 Yılında Beklenen Uzay Gelişmeleri

Sadece bizim galaksimizde 10 milyar kadar güneş sistemi olduğunu göz önüne alırsak, öyle yıldızların sayısı tüm yıldızların sayısının yüzde bir ila onuna tekabül eder. Bunlardan belki yüzde 1’i ya da 100 milyonu Dünya gibi gezegenlere sahip. Bu diğer gezegenlerde yaşam olasılığı nedir?

Kozmik olarak en bol element hidrojen olduğu için, erken ön gezegenlerin atmosferi ve diğer sistemler daha çok hidrojen ve hidrojen bileşiklerini içeriyor olmalılar. Hidrojenin karbon, nitrojen ve oksijenle olan bileşikleri, muhtemelen ön atmosferde en bol bulunan hidrojen bileşikleridir. Bunlar sırasıyla metan (CH4), amonyak (NH3) ve su buharıdır (H20).

1953’de, Stanley Miller ve daha sonra Profesör Harold C. Urey’in altında çalışan bir mezun öğrenci, hidrojen, metan, amonyak ve su buharı birbirine karıştığında ve gerekli enerji sağlandığında bazı temel organik bileşikler üretilebilmektedir. (Protoatmosferdeki enerji kaynağı ön gezegenin etrafında dönüyor olduğu güneşten gelen ultraviyole ışıktır.)

Bu bileşiklerinin hemen hepsi proteini oluşturan biyokimyasal bir yapıtaşı olan aminoasitlerdir. Aminoasitlerin, nükleik asitlerin yapısını oluşturan pürin ve primidinlerin oluşmasına öncülük ettiğine inanmak için bazı nedenler de vardır. Proteinler ve nükleik asitler dünya üzerindeki yaşamın temel iki bileşenidir; genler ve kromozomlar gibi kalıtsal materyaller belki de sadece proteinler ve nükleik asitlerden oluşuyorlar. Ek olarak, yavaş kimyasal reaksiyonları harekete geçiren ve böylece karmaşık yaşam formlarını mümkün kılan enzimler protein yapılıdırlar.

W. Fox, Miller’ın sentez ile meydana getirdiği gibi, molekülleri ayrıştırmak için 100-200 santigrat derece ısıya başvurdu. Bu basit uygulama, yeryüzündeki tüm organizmalara dağıtılmış olduğu gibi, az miktarda karmaşık organik moleküller meydana getirdi. Fox, özellikle nükleik asitlerin sentezinde anahtar bir madde olan karbamoil aspartik asidi üretmiştir. Fox’a gereken ısı gezegenin yer kabuğunun radyoaktif ısısından kolaylıkla temin edildi. Böyle bir radyoaktif ısınmanın tüm gezegenlerin oluşumunun normal bir parçası olduğunun kanıtları mevcuttur.

Miller ve Fox tarafından üretilen moleküllerin, bildiğimiz anlamda bir yaşamı ortaya çıkarmak için tam olarak gerekli olan moleküller olması çok çarpıcıdır. Modern yerküre organizmalarında temel olarak bulunmayan hemen hemen hiçbir molekül üretilmemiştir.

Miller ve Fox tarafından tanımlanan süreçler, uygun sıcaklıkta her yıldızın en azından bir gezegeninde meydana gelmiş olabilir. Tüm gereken şey bu süreçler sonucunda oluşan moleküllerin birbiriyle etkileşime girebilecek şekilde bir yerde birikebilmesinin bir yolunu bulmaktır.

Gezegenin yüzeyindeki sıvı ortam hayran bırakacak şekilde bu amaca hizmet ediyor. Atmosferde üretilmiş moleküller ve karada ısı yardımıyla üretilmiş olan moleküller birbirine karışacaktır. Likit amonyak ve hidroflorik asitten oluşan denizlerin işe yaramasına rağmen, sudan oluşan denizlerin biyomokülleri biriktirmede ve korumada daha etkili olduğu görülmüştür.

Her sistemde olduğunu düşündüğümüz bu tek gezegen, erken zamanlarında muhtemelen likit sudan oluşan denizlere sahipti, ve bu yüzden böyle gezegenlerde protein ve nükleik asitlerin oluşumu umulabilir.

Proteinler nükleik asitler bildiğimiz kadarıyla diğer moleküllerde bulunmayan nadir özelliklere sahipler. Bunlar denizde çevresinde yüzen maddelerden başka benzer moleküller meydana getirebilirler, dahası değişmiş olan yapılarının da kopyasını oluşturabilirler. Böyle mutasyona uğrayan ve kendi kendini tekrar üreten moleküller doğal seleksiyona uğramalıdır. Bu nedenlerden dolayı,  bu molekül gezegende söz konusu olan ilk canlı olarak tanımlanabilecektir.

Bu belki de diğer gezegenlerde yaşam olma olasılığını arttırabilir.

Böylece, galaksimizde en azından biyokimyasal olarak bize akraba olacak organizmaların ortaya çıkabileceği 100 milyon gezegen olabilir. Diğer yandan, bu organizmaların her biri doğal seleksiyondan dolayı kendi çevrelerine iyi adapte olmuş olabilirler. Çevredeki en küçük değişimlerin bile canlıların yapısında çok büyük farklılıklar meydana getirebileceği için, dünya dışı yaşam formlarının tanıdık formlar olacağını beklememeliyiz. Fakat oralarda bir yerlerde var olduklarına inanmak için sebebimiz vardır.

Kaynak Linki: Başka Gezegenlerde Yaşam Var mı?

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz